Beyaz Tavsanı Takip Et
Mutlu sonla biten hikayeleri seviyorsan, bu bloğu kapatıp,başka bloglarda gezinmenizin tam zamanı.
Cuma
Requiem for a dream
Hayatınız da dibe vurduğunuz anlar olur ya, Requiem for a dream (ya da Türkçesi ile Bir Rüya için Ağıt) sizin bu dibe vurma anlarınızı tekrar sorgulatacak size.
İzlediğiniz andan itibaren ''Benim yaşadıklarım ne ki?'' diyeceğinize bahse girerim. Benim en sevdiğim filmdir. Dram konusunda çıktığından bu yana bu kadar iyi film görmedim.
İlk sahnesinde genç bir oğlan evde annesinin televizyonunu çalmaya çalışıyor. İlkten biraz afallıyorsunuz. Neden böyle bir şey yapıyor? ya da kesin tipik aile dramları sanıyorsunuz. Ama değil.
Televizyon çalan oğlanımızın adı Harry. Kendinden çok sevdiği Marion adında bir sevgilisi ve kankası Tyrone (Ty diye hitap ediyorlar) ve elbette ailesinden geri kalan annesi Sara var filmde. Bitti bu kadar. 4 kişi ile koca bir dram filmi çekiyorsunuz. Yönetmen Pi filminden Darren Aronofsky. Daha ne diyelim,yönetmen sinema eleştirmenlerine,kendini sinema otoriteri sananlara öyle sıkı kafa tuttu ki,film halen daha izleniyor.
Sevgili anneciğimiz Sara,kendini bir televizyon programına fena kaptırmıştır. Ve bir gün buna o televizyon programına katılma şansı doğar. Sara'nın eşi Harry'nin babası Seymour'un ölümü aileyi zaten dağıtmıştır. Sara'nın bazı problemleri vardır ve Sara bu yarışmaya katılacağı zaman hep bir kırmızı elbise giymenin hayalini kurar. Lakin bir gün denediğinde o elbisenin ona olmadığını fark eder. Zayıflamak üzere bir doktora gider ve haplar almaya başlar. Çok geçmeden haplar etkisini göstermeye başlayacaktır.
Öte yandan bizim diğer 3lü tayfamız uyuşturucu işine girerek iyi para kazanmaya başlarlar. Bir gün bu şirkette biter. Ve onların hayatları da darmadağın olmaya başlar.
Hele ki filmin soundtrack'i... O müziği kesin duymuşsunuzdur,önüne gelen herkes kullanıyor zira. Bir dinleyin derim.
Filmi izledikten sonra estetik,bağımlılık,televizyon,alışkanlıklar özellikle buz dolabınız konusunda ciddi anlamda düşüneceksiniz.
Sikerün-İdioizim-Ouğ Yeağ
Yeni bir ortama girdiğiniz de etrafınızda duyduğunuz kelimeler oluyor . Çok sık duyuyorsunuz bazılarını. Benim de böyle bir kelimem var: ''SİKERÜN''
O kadar çeşitli yerlerde kullanılıyor ki,tam olarak anlamını anlayamadık. Anlayamayacağız da. For example;din arkadaş derste ''Sikerün ya yemişim brainstorm'u.'' dedi. Arkadaki ergenuslar dan bir uuuu sikerün dediiii modlar falan...
O değilde ben idiotlarla bir okuyorum ya. Harbi idiotlar abi. Sınıfta doğruluk mu cesaretlilik mi,kim kiminle, el kızartmaca falan oynuyorlar. Cesaretlilik dedin mi birbirlerini boyunlarından falan öpüyorlar. Harbi sikerün ya!
Fakültede çömez muamelesi görüyoruz hocalardan. Onlarda bir idiot. Etrafımda idioizim hat safada. Arada bir beyaz tavşanı görüyorum gene.
Hadi Hayırlısı...
O kadar çeşitli yerlerde kullanılıyor ki,tam olarak anlamını anlayamadık. Anlayamayacağız da. For example;din arkadaş derste ''Sikerün ya yemişim brainstorm'u.'' dedi. Arkadaki ergenuslar dan bir uuuu sikerün dediiii modlar falan...
O değilde ben idiotlarla bir okuyorum ya. Harbi idiotlar abi. Sınıfta doğruluk mu cesaretlilik mi,kim kiminle, el kızartmaca falan oynuyorlar. Cesaretlilik dedin mi birbirlerini boyunlarından falan öpüyorlar. Harbi sikerün ya!
Fakültede çömez muamelesi görüyoruz hocalardan. Onlarda bir idiot. Etrafımda idioizim hat safada. Arada bir beyaz tavşanı görüyorum gene.
Hadi Hayırlısı...
Pazar
Sona doğru
Normal birçok gece uyumuyorum ben. Ama bu sefer ki farklıydı.
Dedim ki kendi kendime ' Bu sefer en dibe vurdun! '
Dedim ki kendi kendime ' Bu sefer en dibe vurdun! '
''Dibe vurmalıydım sanırsam ve de vurdum işte. İzleyicilerime teşekkür ediyorum. Şimdi ise yükselişimi izleyeceksiniz.''
G'ın bu sözünü çok seviyorum ama bunun sonu şöyle olacak; ''Şimdi sonumu izleyeceksiniz.''
Kendimle ilgili ciddi sorunlarım var. Tam anlamı ile batağa saplanmış durumdayım. S.'nin ölümüyle başladı zincir. Ve ben her geçen gün daha da battım. Bir ara hayatımda ''o '' vardı. Gerçi,o sıralar ben ölümüme günler sayıyordum. Artık ''o'' da yok. Olmayacak da. Ve bu o kadar canımı acıtıyor ki... Daha da kötüsü bir hayatı daha mahvettim. Sırf kendi dengesizliklerim yüzünden,sırf kendi bencilliklerim,sırf kendi duygularımı dizginleyemememden ötürü.
Ama dün gece bir karar verdim....
Herkes sanıyor ki yapamam. Ama yapacağım. Gitmeden son dengesizliğimi de yapacağım. Kaybedecek ya da geride sorumluluk sahibi olduğum hiç kimse kalmadı. Dedim ya ''en dipteyim'' .
Tek bir düşüncem var. İnsanlar keşke bilse hiçbir şeyin benim elimde olmadığını. Keşke bunlara söyleyebilsem. ''O''na her şeyi açıklayan bir mektup yazmıştım. Son yaşadıklarımı da içine ekleyecektim. Göndereceğim dedim ama göndermeyeceğim. Bilmesin,hem bilmezse üstelemez daha çabuk yok olur giderim.
Kafam da her zaman ''This is the last time you've ever seen me.'' sahnesi oynardım. İşte tam da o last time zamanı.
Bir şeyi demeden edemeyeceğim. Bugün uçaktan indim,kendimi bilet satış kısmında buldum. ''.....'a giden ilk uçaktan bir yer dedim.'' Yer hostesi harıl harıl bilet işlemlerini hazırlıyor. İstedim ki son bir kez yüzünü göreyim. Uzaktan bile görmek yeterdi bana. İçimden bir ses dedi ki : '' Sen ....'a gitsende sana kapısını açmayacak. sen onu görmeye uğraşsanda asla göremeyeceksin. son defa dedin,işte bu da son.'' Haklıydı o ses. Orada durdum ve gözlerimden yaşlar akarak hostese dönüp: ''Vazgeçtim kusura bakmayın,iyi günler.'' dedim.
Bu kadarım işte ben. Ve bundan ötesine gidemeyeceğim. Kendim olduğumu inkar etme gerçeğine kendimi o kadar çok kaptırdım ki böyle sonuçlandı.
Sadece bir şansım olduğuna inandırdım kendimi. Bana dediklerine inandım. Normal olabileceğime inandım. Olabilirsin demişlerdi. Eğer dediklerimizi yaparsan. Dediklerini yaptım ''o''na acı çektirdim,üzdüm. Benden nefret ediyor. Haklı. Beyfendiliğinden ödün vermeyerek bana kötü laflar etmiyor. Keşke etse... Belki de acısını böyle çıkarıyor. Ne yapsa bana mübah. Daha,çok daha kötülerini hak ettim.Peki normal miyim? Değilim. Bana vaat ettikleri hiçbir şey gerçekleşmedi.
Dedikleri tek bir şeyde sözlerini tuttular. ''HAYATIN CEHENNEM GİBİ OLACAK DEDİLER VE CEHENNEME ÇEVİRDİLER.''
Veronika Ölmek İstiyor
Veronika, bir manastırda kiraladığı oadasında kendini öldürmeden evvel, sanki ölüme değil de uykuya yatarmışçasına her gün yaptığı hazırlıklarını yapıyor; dişlerini fırçalıyor, kaloriferi kapatıyor, Homme dergisinin son sayısını okumak için başucuna koyuyor. Aynı soğuk kanlılıkla sehpanın üzerindeki dört kutu hapı içiyor ve ölümü beklemek için yatağa uzanıyor. Veronika bu hapları almak için arkadaşlarına uyuyamadığını söylerek onları kandırmış ve güçlü bir uyuşturucu olan bu hapları ona getirmelerini sağlamış. Bu hapları elde ettikten sonra ise intihar etmek için bir hafta beklemiş, yani ölümle flört etmiş. Bunların hepsi onun bu ölüm kararını anlık bir ruhsal dalgalanma sonucu değil de düşünerek, eksileri ve artıları ile tartarak, aklı başında bir şekilde aldığını gösteriyor. Peki, 24 yaşında, güzel, başarılı, sağlıklı, arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen bir kadın neden ölümü tercih eder?
Aslında bu sorunun cevabını daha kitabın başında, yani Veronika hangi ölüm yolunu tercih edeceğini seçerken bile almaya başlıyoruz. Veronika bu ölüm denemesinin başarısızlık ile sonuçlanmasından korkuyor ve yüksek bir binanın en üst katından atlar ise amacına kesinlikle ulaşacağını düşünüyor. Ama ailesinin kendisini kafatası parçalanmış bir şekilde görmemesi ve daha çok üzülmemeleri için bu yolu seçmiyor. Sadece bu seçimine bakarak bile Veronika'nın hayatını başkaları tarafından beğenilmek, başkaları tarafından onaylanmak, başkalarını mutlu etmek için harcadığını ve bu nedenle hiç bir zaman hayatın kendisine ne verdiğini yada hayattan neler alabileceğini düşünmediğini yani hiçbir zaman 'kendisi' olamadığını söyleyebiliriz.
Ölümü tercih etmik mi korkaklıktır, yaşamaya devam etmek mi?
Veronika'ya göre ise ölümü tercih etmesinin nedeni ilk olarak yaşamındaki herşeyin hep aynı olmasına ve yaşı ilerledikçe herşeyin yokuş aşağı gideceğine, hastalıkların geleceğine, dostlarının birer birer öleceğine yani yaşamı uzatmanın ona bir şey kazandırmayacağına tam tersine bir çok şey kaybettireceğine, acı vereceğine dair içindeki güçlü inançtı. İkinci neden ise dünyada herşeyin yanlış olduğunu ve kendisinin bu yanlışlıkları düzeltebilecek gücü olmadığını, aciz olduğunu düşünmesiydi. Bu soruları hepimiz hayatımızda en az bir kere kendimize sormuşuzdur; yaşamanın bize vereceği birşey yok ise niçin yaşamaya devam ederiz ki? Kendimizi öldüremeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? , Hayatı tüm olumsuzlukları ile birlikte taşıyabilecek kadar cesur olduğumuz için mi?
Veronika'ya göre insanların yaşamaya devam etmesinin tek nedeni kendini öldürecek kadar cesarete sahip olmamaları, o ise bu cesareti gösteriyor ve intihar ediyor. Yani belki de hayatında ilk kez diğer insanlar gibi olma kaygısını bir yana bırakarak, onlardan farklı bir şey yapıyor. Ama acaba bu intihar kararının altında hayatı boyunca kendi olamamış, hep başkalarının kriterlerine göre yaşamış yada onlara uymaya çalışmış bir insanın isyanımı yatıyor. Yani bu intihar kararı 'normal' olana, 'normal' kabul edilene karşı bir tepki mi?
Hayata geri dönüş...
Veronika, ölüme yatışının ardından herşeyin son bulacağını beklerken, gözlerini Vilette akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Yaklaşık üç hafta makinelere bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Ama bundan önce, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğü anlarda çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler.
Kim normal, kim anormal? Kim deli, kim akıllı?
Koğuşta geçirdiği ilk gecesinde kahramanımız ilk olarak Zedka adında başka bir akıl hastası kadınla tanışır. Zedka ona deli olmanın ne demek olduğunu öğretir. Deli olmak; sadece başkalarından farklı olmaktır. Bunu ise bir öykü ile anlatır Zedka; 'Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.' Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler.
Deli olmanın dayanılmaz hafifliği...
Veronika ölümün kendisini bulmasının beklemektense, tekrar kendini öldürmeye karar verir. Zedka, hastahanede kendilerine Kardeşlik Çemberi adını veren bir grup insanın olduğunu, bu gruba üye olan hastaların istedikleri zaman buradan taburcu olup evlerine dönebileceklerini, ama onların bu hastahanede kalmayı tercih ettiklerini anlatır. Bu hastalar haftada bir gün hastahaneden çıkabildikleri için, eğer onlarla iletişim kurar ise ona intihar etmesi için ilaçlar temin edebilirler.
Kardeşlik Çemberi'nin özelliği şudur; bu kadın ve erkekler evlerine gidebilcekleri halde, akıl hastahanesinde kalmayı tercih edenlerdir. Müfettişler geldiğinde ise eve gitmemek için deli taklidi yaparlar. Burası akıl hastahanesi olduğundan onlar içeride oldukları sürece istediklerini söyleme, istediklerini yapma hakkına sahiptirler, eleştirilmezler yada cezalandırılmazlar. Yani bu insanlar dışarıda normal gibi davranmaya çalışıp, toplumun kuralları ile kısıtlanmaktansa, anormal olarak anılmayı kabul edip özgür olmayı, kendi olmayı tercih edenlerdir. Peki normal olmak, ya da olmaya çalışmak insana özgürlüğü mü verir, yoksa özgürlüğünü sonsuza dek elinden mi alır?
Sorgulanan geçmiş...
Veronika, akıl hastahanesindeki koğuşunda kalbini duracağı günü beklerken, intihar etmiş olmanın belki de doğru bir karar olmadığını düşünmeye başlar. Ve o güne kadar ki hayatını sorgulamaya başlar.
'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.' der Veronika. Peki 'İnsan niye kendinden nefret eder? ' Bu soruya da yanıtı ironiktir; 'Korkaklık belki de. Ya da hiç yakanı bırakmayan yanılmak korkusu, başkalarının senden beklediklerini gerçekleştirememek korkusu.' Veronika, haftalarca, belki de aylarca düşünerek aldığı intihar kararını bile aslında başkaları nedeniyle aldığını farkeder.
Tanıdığı tüm insanlar onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürdü; gençti, güzeldi, başarılıydı, kalabalık bir yere gittiğinde herkes dönüp ona bakardı. Herkes onu başına buyruk, iradeli, kararlı, güçlü biri olarak tanırdı. Ama onun kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmak bütün enerjisini tüketmişti artık. Kendi kendisi olmak için hiç enerjisi yoktu.
Ölümdür Yaşamı Anlamlı Kılan...
Ve Veronika ölümüne sadece 24 saatinin kaldığını öğrendiğinde sadece iki dilekte bulunur doktorundan; 'Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğine sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başladığımda da unuttuğum.' İkinci isteği ise şudur; 'Buradan çıkmak, dışarıda ölmek istiyorum.... Mantosuz sokağa çıkıp karda yürümek istiyorum, çok üşümenin nasıl bir duygu olduğunu öğreneyim, değil mi? Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişm, soğuk alma korkusuyla....Yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, ona sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmeye utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı... Kendimi bir erkeğe gerçekten vermek istiyorum, sonrada yaşadığım kente, hayata ve en son da ölüme'
Veronika ölümle burun buruna geldiği anda, hayatın gerçek anlamının ne olduğunu farkeder; aslında hiç yaşamadığını, sadece yaşıyormuş gibi yaptığını görür. Kitabın bundan sonrasında ve özellikle sonunda ise olaylar hiç beklenmedik bir şekilde devam ediyor.
Belki de ölümle hiç yüz yüze gelmediği için yaşamını sorgulamamış olan bizlere, bize sadece bir kere verilen bir şansı nasıl boş yere harcadığımızı gösteren bir roman.
Aslında bu sorunun cevabını daha kitabın başında, yani Veronika hangi ölüm yolunu tercih edeceğini seçerken bile almaya başlıyoruz. Veronika bu ölüm denemesinin başarısızlık ile sonuçlanmasından korkuyor ve yüksek bir binanın en üst katından atlar ise amacına kesinlikle ulaşacağını düşünüyor. Ama ailesinin kendisini kafatası parçalanmış bir şekilde görmemesi ve daha çok üzülmemeleri için bu yolu seçmiyor. Sadece bu seçimine bakarak bile Veronika'nın hayatını başkaları tarafından beğenilmek, başkaları tarafından onaylanmak, başkalarını mutlu etmek için harcadığını ve bu nedenle hiç bir zaman hayatın kendisine ne verdiğini yada hayattan neler alabileceğini düşünmediğini yani hiçbir zaman 'kendisi' olamadığını söyleyebiliriz.
Ölümü tercih etmik mi korkaklıktır, yaşamaya devam etmek mi?
Veronika'ya göre ise ölümü tercih etmesinin nedeni ilk olarak yaşamındaki herşeyin hep aynı olmasına ve yaşı ilerledikçe herşeyin yokuş aşağı gideceğine, hastalıkların geleceğine, dostlarının birer birer öleceğine yani yaşamı uzatmanın ona bir şey kazandırmayacağına tam tersine bir çok şey kaybettireceğine, acı vereceğine dair içindeki güçlü inançtı. İkinci neden ise dünyada herşeyin yanlış olduğunu ve kendisinin bu yanlışlıkları düzeltebilecek gücü olmadığını, aciz olduğunu düşünmesiydi. Bu soruları hepimiz hayatımızda en az bir kere kendimize sormuşuzdur; yaşamanın bize vereceği birşey yok ise niçin yaşamaya devam ederiz ki? Kendimizi öldüremeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? , Hayatı tüm olumsuzlukları ile birlikte taşıyabilecek kadar cesur olduğumuz için mi?
Veronika'ya göre insanların yaşamaya devam etmesinin tek nedeni kendini öldürecek kadar cesarete sahip olmamaları, o ise bu cesareti gösteriyor ve intihar ediyor. Yani belki de hayatında ilk kez diğer insanlar gibi olma kaygısını bir yana bırakarak, onlardan farklı bir şey yapıyor. Ama acaba bu intihar kararının altında hayatı boyunca kendi olamamış, hep başkalarının kriterlerine göre yaşamış yada onlara uymaya çalışmış bir insanın isyanımı yatıyor. Yani bu intihar kararı 'normal' olana, 'normal' kabul edilene karşı bir tepki mi?
Hayata geri dönüş...
Veronika, ölüme yatışının ardından herşeyin son bulacağını beklerken, gözlerini Vilette akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Yaklaşık üç hafta makinelere bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Ama bundan önce, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğü anlarda çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler.
Kim normal, kim anormal? Kim deli, kim akıllı?
Koğuşta geçirdiği ilk gecesinde kahramanımız ilk olarak Zedka adında başka bir akıl hastası kadınla tanışır. Zedka ona deli olmanın ne demek olduğunu öğretir. Deli olmak; sadece başkalarından farklı olmaktır. Bunu ise bir öykü ile anlatır Zedka; 'Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.' Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler.
Deli olmanın dayanılmaz hafifliği...
Veronika ölümün kendisini bulmasının beklemektense, tekrar kendini öldürmeye karar verir. Zedka, hastahanede kendilerine Kardeşlik Çemberi adını veren bir grup insanın olduğunu, bu gruba üye olan hastaların istedikleri zaman buradan taburcu olup evlerine dönebileceklerini, ama onların bu hastahanede kalmayı tercih ettiklerini anlatır. Bu hastalar haftada bir gün hastahaneden çıkabildikleri için, eğer onlarla iletişim kurar ise ona intihar etmesi için ilaçlar temin edebilirler.
Kardeşlik Çemberi'nin özelliği şudur; bu kadın ve erkekler evlerine gidebilcekleri halde, akıl hastahanesinde kalmayı tercih edenlerdir. Müfettişler geldiğinde ise eve gitmemek için deli taklidi yaparlar. Burası akıl hastahanesi olduğundan onlar içeride oldukları sürece istediklerini söyleme, istediklerini yapma hakkına sahiptirler, eleştirilmezler yada cezalandırılmazlar. Yani bu insanlar dışarıda normal gibi davranmaya çalışıp, toplumun kuralları ile kısıtlanmaktansa, anormal olarak anılmayı kabul edip özgür olmayı, kendi olmayı tercih edenlerdir. Peki normal olmak, ya da olmaya çalışmak insana özgürlüğü mü verir, yoksa özgürlüğünü sonsuza dek elinden mi alır?
Sorgulanan geçmiş...
Veronika, akıl hastahanesindeki koğuşunda kalbini duracağı günü beklerken, intihar etmiş olmanın belki de doğru bir karar olmadığını düşünmeye başlar. Ve o güne kadar ki hayatını sorgulamaya başlar.
'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.' der Veronika. Peki 'İnsan niye kendinden nefret eder? ' Bu soruya da yanıtı ironiktir; 'Korkaklık belki de. Ya da hiç yakanı bırakmayan yanılmak korkusu, başkalarının senden beklediklerini gerçekleştirememek korkusu.' Veronika, haftalarca, belki de aylarca düşünerek aldığı intihar kararını bile aslında başkaları nedeniyle aldığını farkeder.
Tanıdığı tüm insanlar onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürdü; gençti, güzeldi, başarılıydı, kalabalık bir yere gittiğinde herkes dönüp ona bakardı. Herkes onu başına buyruk, iradeli, kararlı, güçlü biri olarak tanırdı. Ama onun kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmak bütün enerjisini tüketmişti artık. Kendi kendisi olmak için hiç enerjisi yoktu.
Ölümdür Yaşamı Anlamlı Kılan...
Ve Veronika ölümüne sadece 24 saatinin kaldığını öğrendiğinde sadece iki dilekte bulunur doktorundan; 'Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğine sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başladığımda da unuttuğum.' İkinci isteği ise şudur; 'Buradan çıkmak, dışarıda ölmek istiyorum.... Mantosuz sokağa çıkıp karda yürümek istiyorum, çok üşümenin nasıl bir duygu olduğunu öğreneyim, değil mi? Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişm, soğuk alma korkusuyla....Yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, ona sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmeye utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı... Kendimi bir erkeğe gerçekten vermek istiyorum, sonrada yaşadığım kente, hayata ve en son da ölüme'
Veronika ölümle burun buruna geldiği anda, hayatın gerçek anlamının ne olduğunu farkeder; aslında hiç yaşamadığını, sadece yaşıyormuş gibi yaptığını görür. Kitabın bundan sonrasında ve özellikle sonunda ise olaylar hiç beklenmedik bir şekilde devam ediyor.
Belki de ölümle hiç yüz yüze gelmediği için yaşamını sorgulamamış olan bizlere, bize sadece bir kere verilen bir şansı nasıl boş yere harcadığımızı gösteren bir roman.
Sonumu görüyorum ben. Hiç hayırlı değil,hem de hiç(Alice C.)
Cumartesi
Gökyüzündeki Mor Bulutlar
Tam olarak tarih verebilir miyim? Verebileceğimi sanmıyorum ama bundan uzun uzun uzun yıllar önce olduğunu bilin yeter.
İlkokul yıllarım.Cahillik dönemlerim bir yerde.Hala birbirimizin peşinden koşup ''ebelemece'' oynadığımız zamanlar.Kendimde bir gariplik olduğunun ilk o zamanlar fark etmiştim aslında. Bütün arkadaşlarım neşe içinde gülüp,oynarken ben bir kenardan onlara bakardım. Bazen aralarına karıştığımda olurdu,olmuyordu değil. Ama zevk alamıyordum onların aldığı gibi.Çocukluk aklı işte,şimdiki aklım olsa taa o zamanlardan işi çözmeye çalışırdım.
Ailemle zıt olduğumuzu dile getirmek isterim. Onlar oldukça ''cana yakın ve girişken''lerdir. Ben tam tersi. Bir ortamda olduğumu belli ederim ama cana yakın olduğum söylenemez. Ailemde bu durumun farkındaydı/farkındalar da. Her neyse...
Ve bir gün,hayatımın ters köşeye yatmasına neden olacak o mühim olayı yaşadım. Olay hakkında şuan için bir açıklama yapmayacağım. Fakat benim tüm inancımı alt üst ettiğini söyleyebilirim. Ve o zaman kendime şöyle söyledim ''Alice,evet sen de bir gariplikler var.''
Ertesi gün,ailemden birileri -kim olduğu mühim değil- sayısal oyun oynadı. Ve ben o sabahı rüyamda başı 34 sonu 35 ile biten bir bilet almalarını söyledim. O sayısal oyun oynayan şahısın önündekine bu bilet geldi ve ikramiye ona vurdu. Dadadadam! Ucubelik 1, Alice 0.
Dediğim gibi cahillik yıllarım işte...
Sonrasında sıra uçak kazalarına geldi. Kafayı deli gibi uçak kazaları ile bozmuştum. 1 Ocak sabahı. Saat 5-6 arası falandı. Tarih 4 sene öncesi 2007. İlginç olayları not ettiğim bir defterim vardır ve onu açtım,içine aynen şöyle yazdım
''Bugün 1 Ocak. Ve Dünya'yı sarsacak bir kaza olacak.''. Penceremi açtım ve sabahın cılız ışıkları altıncaki mor bulutları gördüm.
Ve o gün Endonezya'da içinde 100 kişi taşıyan uçak düştü. Google'a tıklayıp aratırsanız,bulursunuz.Ucubelik 2, Alice 0 !
Akşam televizyonda haberleri görünce hızlıca odama gittim ve defterime baktım. Evet ben deftere bir şeyler yazmıştım doğru. Kazaya ben mi sebep olmuştum? Elbette hayır ama olacağını bilmiştim.
Bu olaydan kısa bir süre sonrada ''onunla tanıştım''
İlkokul yıllarım.Cahillik dönemlerim bir yerde.Hala birbirimizin peşinden koşup ''ebelemece'' oynadığımız zamanlar.Kendimde bir gariplik olduğunun ilk o zamanlar fark etmiştim aslında. Bütün arkadaşlarım neşe içinde gülüp,oynarken ben bir kenardan onlara bakardım. Bazen aralarına karıştığımda olurdu,olmuyordu değil. Ama zevk alamıyordum onların aldığı gibi.Çocukluk aklı işte,şimdiki aklım olsa taa o zamanlardan işi çözmeye çalışırdım.
Ailemle zıt olduğumuzu dile getirmek isterim. Onlar oldukça ''cana yakın ve girişken''lerdir. Ben tam tersi. Bir ortamda olduğumu belli ederim ama cana yakın olduğum söylenemez. Ailemde bu durumun farkındaydı/farkındalar da. Her neyse...
Ve bir gün,hayatımın ters köşeye yatmasına neden olacak o mühim olayı yaşadım. Olay hakkında şuan için bir açıklama yapmayacağım. Fakat benim tüm inancımı alt üst ettiğini söyleyebilirim. Ve o zaman kendime şöyle söyledim ''Alice,evet sen de bir gariplikler var.''
Ertesi gün,ailemden birileri -kim olduğu mühim değil- sayısal oyun oynadı. Ve ben o sabahı rüyamda başı 34 sonu 35 ile biten bir bilet almalarını söyledim. O sayısal oyun oynayan şahısın önündekine bu bilet geldi ve ikramiye ona vurdu. Dadadadam! Ucubelik 1, Alice 0.
Dediğim gibi cahillik yıllarım işte...
Sonrasında sıra uçak kazalarına geldi. Kafayı deli gibi uçak kazaları ile bozmuştum. 1 Ocak sabahı. Saat 5-6 arası falandı. Tarih 4 sene öncesi 2007. İlginç olayları not ettiğim bir defterim vardır ve onu açtım,içine aynen şöyle yazdım
''Bugün 1 Ocak. Ve Dünya'yı sarsacak bir kaza olacak.''. Penceremi açtım ve sabahın cılız ışıkları altıncaki mor bulutları gördüm.
Ve o gün Endonezya'da içinde 100 kişi taşıyan uçak düştü. Google'a tıklayıp aratırsanız,bulursunuz.Ucubelik 2, Alice 0 !
Akşam televizyonda haberleri görünce hızlıca odama gittim ve defterime baktım. Evet ben deftere bir şeyler yazmıştım doğru. Kazaya ben mi sebep olmuştum? Elbette hayır ama olacağını bilmiştim.
Bu olaydan kısa bir süre sonrada ''onunla tanıştım''
Alice C.
Kim olduğumla ilgili en ufak bir fikrim bile yok. Bana çok farklı şekillerde seslenirler;
İçinden ne geçiyorsa onu demekte özgürsün.
Sana burada bir insanın hayatının ne kadar kötü olduğunu anlatacağım. Nasıl her şeyin mahvolduğunu... Tüm bunların nasıl başladığını. Senden bir parça okuyacaksın burada. Asla anlatamadığın şeyleri,göreceksin.
Canın sıkıldığında buraya gelip,okuyacaksın. Kendine dert edineceksin. Bazen de kendi haline şükredeceksin.
En kötüsü de,her yazıdan sonra etrafındaki gerçeklere yöneleceksin.
Uzatmaya gerek yok. Ben buyum,sen de o'sun.
Ve hala pencereyi kapatmak için geç kalmış sayılmazsın...
İçinden ne geçiyorsa onu demekte özgürsün.
Sana burada bir insanın hayatının ne kadar kötü olduğunu anlatacağım. Nasıl her şeyin mahvolduğunu... Tüm bunların nasıl başladığını. Senden bir parça okuyacaksın burada. Asla anlatamadığın şeyleri,göreceksin.
Canın sıkıldığında buraya gelip,okuyacaksın. Kendine dert edineceksin. Bazen de kendi haline şükredeceksin.
En kötüsü de,her yazıdan sonra etrafındaki gerçeklere yöneleceksin.
Uzatmaya gerek yok. Ben buyum,sen de o'sun.
Ve hala pencereyi kapatmak için geç kalmış sayılmazsın...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
